Sosyologların Aile İçinde Önemi

Malatya İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Vehbi Bayhan, Türkiye'nin gün geçtikçe daha fazla şiddet sarmalında yaşamaya başladığını kaydederek, şiddet sarmalındaki Türkiye'nin sosyologlara ihtiyacının olduğunu ifade etti.   İ

Sosyologların Aile İçinde Önemi

Malatya İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Vehbi Bayhan, Türkiye'nin gün geçtikçe daha fazla şiddet sarmalında yaşamaya başladığını kaydederek, şiddet sarmalındaki Türkiye'nin sosyologlara ihtiyacının olduğunu ifade etti.   İ

28 Şubat 2013 Perşembe 15:36
85 Okunma
Sosyologların Aile İçinde Önemi

Malatya İnönü Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Vehbi Bayhan, Türkiye'nin gün geçtikçe daha fazla şiddet sarmalında yaşamaya başladığını kaydederek, şiddet sarmalındaki Türkiye'nin sosyologlara ihtiyacının olduğunu ifade etti.  

İnsani ve ahlaki değerlerde bozulma ve yıpranmalar meydana geldiğine dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Vehbi Bayhan, "Türkiye, gün gittikçe daha fazla şiddet sarmalında yaşamaya başlamıştır. Şiddet eylemleri; evde, sokakta, okulda, iş hayatında, televizyonlarda, bilgisayar oyunlarında, kısaca gündelik hayatın her alanında insan ve toplum varlığını çok ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Risk toplumu gerçeğinde küresel veya yerel terör eylemleri yanında, şiddetin toplumsal hayatın her anında yaşanması, toplumsal bir sorunun mevcudiyetini yansıtmaktadır. Şiddet tıpkı insan organları hastalandığında meydana çıkan ağrı ve hastalık belirtileri gibidir. Bu bağlamda, toplumun hastalığının belirtisi de şiddet davranışlarıdır. Toplumda alarm zilleri çalmaktadır. Bütün insani ve ahlaki değerlerde bir bozulma ve yıpranma görülmektedir" dedi.  

  "TÜRKİYE'NİN SOSYOLOGLARDAN YARARLANMASI GEREKMEKTEDİR" 

  Bayhan, toplumdaki hastalığı teşhisin ve çözümün sosyologların işi olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti: "Türkiye, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmeye çalışan ve aynı zamanda da bilişim toplumuna da internet vasıtasıyla atlamaya çalışan arafta bir toplumdur. Türkiye nüfusunun yüzde 75'i kentlerde yaşamaktadır. Ancak kentte yaşayanların çoğunluğu özellikle 1990'lardan sonra terör nedeniyle köyden kente göç eden ve kentte tutunmaya çalışan; ne köylü ne de kentli olan arafta yaşayanlardan oluşmaktadır. Kent yaşamı şiddete gebedir ve şiddeti üretmektedir. Bu yerinden edilmişlik ve yeni hayat tarzı oluşturma sosyolojik açıdan her zaman sancılı olmuştur, olmaktadır. Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Bizden önce sanayileşen, kentleşen ve modernleşen Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nin deneyimi önemli bir örnek teşkil etmektedir. Bu sancıları o ülkeler ve toplumlar da yaşamışlardır. Ancak, toplumdaki hastalığı teşhis edip, araştırıp ve çözüm önerileriyle politika üretmek sosyologların işidir. Avrupa ülkeleri ve ABD, toplumdaki bütün sorunların teşhisi ve tedavisinde sosyologlara önemli işlevler ve görevler vermektedir. Türkiye'nin de sosyologlardan yararlanması gerekmektedir."  

  "ŞİDDET, ÖĞRENİLEN BİR DAVRANIŞTIR" 

  Aile içi şiddetin tüm dünyada ve her sosyoekonomik seviyede görüldüğüne işaret eden Bayhan, "Şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür. Aile içi şiddet bir kişinin eşine, çocuklarına, anne-babasına, kardeşlerine veya yakın akrabalarına yönelik uyguladığı her türlü saldırgan davranıştır. Bu tanıma sadece kaba kuvvet içeren davranışlar değil; aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak ve zorla evlendirmek gibi şiddet gören kişinin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan, korku duymasına sebep olan pek çok davranış da girer. Şiddete sadece aynı evde oturan kişiler değil; eski eş, kız veya erkek arkadaş ya da nişanlı da maruz kalabilir. Toplum içi şiddete yönelik yasal düzenlemeler varken, aile içi şiddet gizli kalmakta, yasal yetersizlikler nedeniyle önlenememektedir. 'Kocası değil mi? Hem döver hem de sever' düşüncesi nedeniyle doğal bir olay olarak kabul edilmektedir. Aile içi şiddet, tüm dünyada ve her sosyoekonomik seviyede görülmektedir. Şiddet, eşe (çoğunlukla kadına), çocuğa ve beraber kalan yaşlıya uygulanabilmektedir" diye konuştu. 

  Bayhan, şiddetin insanların varoluşundan beri olduğunu ifade ederek, şunları anlattı: "Dünya genelinde her dört kadından biri, Türkiye'de ise her üç kadından biri şiddete uğramaktadır. Şiddet insanın varoluşundan beri vardır. Ancak, günümüzde şiddetin farkına varılması, iletişim araçlarıyla daha fazla görünür olmasından kaynaklanmaktadır. Medyanın şiddet içeren davranışları haber olarak sürekli sunması, film ve dizilerde şiddetin bulunması giderek izleyen kitlenin şiddete karşı duyarsızlaşmasını ve kanıksamasını getirmektedir. Şiddet, öğrenilen bir davranıştır. Hem medyada sunulan şiddeti kendine rol-model alanlar, hem de geçmişinde şiddete maruz kalanlar, uygun zemin bulduklarında başkasına şiddet uygulamaktadır. Kadına ve çocuğa şiddet gösterenlerin geçmişinde, onların da çocukluklarında aileleri veya başkaları tarafından şiddet gördükleri saptanmıştır. Bilinçaltına sorun çözme yöntemi olarak şiddeti yerleştiren ve öğrenen birey, kendini şiddet davranışıyla ifade etmektedir." 

  "AİLE DANIŞMA MERKEZLERİNİN AÇILMASI ŞART" 

  Bayhan, şiddetin önüne geçilebilmesi adına çözüm önerilerinde de bulundu. 'Aile Danışma Merkezleri'nin açılmasının şart olduğunu söyleyen Bayhan, "Kızını dövmeyen dizini döver', 'kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin', 'beyaz gelinlikle çıktığın eve ancak, kefenle dönersin', 'kocandır, sever de döver de', 'iyi günde kocandı da, şimdi mi kötü oldu', 'dayak cennetten çıkmadır' söylemleri ve anlayışları, şiddetin toplumsal zihniyete ne kadar etkin olduğunu göstermektedir. Böyle bir sosyal ve kültürel yapının ürettiği bireyler de şiddet eğilimli olmaktadır. Genel olarak toplumda ve aile içi şiddetin önlenmesinde temel problem, toplumsal ve kültürel yapıdaki şiddetin bir çözüm aracı olarak kullanılmasının önüne geçmektir. Bu süreç, eğitim yoluyla uzun bir sürede sağlanabilir. Ancak, eğitim salt formel okul kurumlarında değil, yaygın öğretim teknikleriyle ve medyanın etkinliğiyle sağlanmalıdır. Medyada üretilen kültürel ürünler, diziler ve filmlerde şiddet, bir örnek model olarak sunulmamalıdır. Aile, okul ve iş yeri gibi ortamlarda şiddet uygulanmasını en aza indirgemek için, hem erkeklerin, hem kadınların, hem de çocukların eğitilmesi gerekmektedir. Kültürel yapıdaki 'biz' ve 'öteki' ayrımlaşması yerine; empatik düşünebilme, demokrasi ve insan hakları ile hoşgörü kültürünü üretmek önem taşımaktadır. Önce kendini, sonra başkalarını ve toplumu anlayabilmek ve tanımak için, liselerde sosyoloji dersinin zorunlu ve işlevsel verilmesi gerekmektedir. İlkokul, ortaokul ve liselerde rehberlik servislerinde, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık mezunu öğretmenler yanında, Sosyoloji mezunları da görev yapabilmelidir. Bunun için 'Okul Sosyoloğu' kadrosu ihdas edilerek sosyologlar da rehberlik sürecinde aktif yer alabilirler. Böylece öğrencilere sosyal çevreleriyle bütünlük içinde rehberlik faaliyeti, eşgüdümle yapılabilir. Şiddet eğilimli ve patolojik bireyler daha önceden saptanarak, tedavileri yapılabilir. Okul sosyologları, öğrencilerin aile monografilerini çıkararak aile ve sosyal çevresiyle sosyal danışmanlık yapabilir. Okul-aile işbirliği ve ilişkilerini organize edebilir. Okulun halkla ilişkiler faaliyetini yürütebilir. Risk toplumu bağlamında, sosyal ve kültürel risklere karşı, insanı ve toplumu anlamak ve çözümlemek için sosyologlara ihtiyaç artmaktadır. Sosyal riskleri ve tehlikeleri önceden görebilmek ve sorunlar meydana gelmeden önlem alabilmek için sosyologlara ihtiyaç vardır. Bireysel, psikolojik ve sosyal sorunların çözümü için, Türk toplumunun özünde bulunan dayanışma ve yardımlaşma önem taşımaktadır. Aile üyelerinin birbirini desteklemesi ve sorunların çözümü için birliktelik ruhu gibi aile değerleri, toplumsal anominin (kuralsızlık, normsuzluk) yol açtığı problemleri aza indirgeyecektir" ifadelerini kullandı. 

  "Özellikle alt sosyal tabakanın yaşadığı semtler olmak üzere kentlerin bütün semtlerinde devletin, 'Aile Danışma Merkezleri' açması şarttır" diyen Bayhan, sözlerine şöyle devam etti: 

  "Bu merkezlerde sosyolog, sosyal hizmet uzmanı, psikolog, avukat, çocuk gelişim uzmanı gibi uzmanlar görevlendirilmelidir. Mahalle bazında, sorunu olan kişiler eğer bu merkezlerde uzmanlardan yardım alırlarsa, şiddet ve suç eylemlerinin önlenmesi veya azaltılması mümkün olacaktır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın tasarladığı 'Aile ve Sosyal Destek Danışmanı' projesinin uygulamaya konulması önem taşımaktadır. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın merkez ve taşra teşkilatına bağlı olarak açılan Aile Danışma Merkezleri, Kadın Konuk Evleri, Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerinde sosyal hizmet uzmanları ve psikologlar yanında sosyologların görev yapması elzemdir. Sosyolojik bakış açısı olmadan aile, kadın ve şiddet olgusunun analizi eksik kalmaktadır. Bakanlık teşkilatı yanında yerel yönetimler tarafından açılan Aile Danışma Merkezleri, Kadın Konuk Evleri, Gençlik Merkezlerinde de sosyologlar görev yapmalıdır. Aile Danışmanlığı Yönetmeliği'ne göre Aile Danışmanlığı sertifikası alan sosyologların bu merkezlerde görevlendirilmesi, yeni yetişen aile danışmanlarından yararlanmak açısından da önem taşımaktadır."

(İHA)

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.